Peygamberimizin Siyreti (Hayatı)
Bundan ondört asır önce, bütün
insanlara hakikat yollarını, saadet vasıtalarını noksansız olarak göstermiş
bulunan Peygamberimiz, bir taraftan "Peygamberler tarihi"nde en faziletli yerini
alırken, diğer taraftan "insanlık ve medeniyet tarihi" de kendisine en yüksek
mevkii ayırmış bulunmaktadır.
Siyer: Siyret kelimesinin çoğulu (cem'i) dur. Peygamberimizin siyreti
(Siyer-i Nebî): Resûl-i Ekrem Efendimizin (ay senesine göre) altmışüç yıllık
tarihidir (571-632) (39). Peygamberimizin (içtimaî, siyasî, askerî, dinî ve.
ahlâkî) bütün cepheleriyle hayatını öğretir. İslâm tarihinin ilk bölümüdür.
Hâtemül' Enbiyâ'nın soyundan başlar. Mekke devrini de, Medîne devri
olaylarını da içine alır.
Ancak, megâzî ilmi, yalnız Peygamberimizin gazvelerini bahis konusu eder. Megâzî
(gazalar), Siyer-i Nebînin bir koludur.
Siyret-i Muhammediyye ve meğâzî, İslâm tarihinin bir şubesi olduğu gibi,
hadîs ilminin de bir kısmıdır. Siyet-i Nebî ve meğâzî (Peygamberimizin hadîsleri
gibi) bir müddet ağızdan ağıza nakledildi. Sonra toplandı. Îlk defa Siyer-i
Nebîyi yazan, İbn-i Şihâb-i Zühri (vefatı: 1221739) oldu. Zührîden sonra, Müsâ
İbn-i Ukbe (1411758) gelir. Daha sonra, İbn-i İshâk (1511768) sayılır. İbn-i
İshâk, meğâzî ehlinin reisi itibar ediimiştir.
Vâkıdî (207/822) nin "Elmeğâzî" adlı eseriyle İbn-i Hişâm (218/833) ın "Siretü
ibn-i Hişâm"ı basılmıştır. Yalnız,. imâm Şâfiî ile Ahmed ibn-i Hanbel; -
Vâkıdînin kitapları yalandır, Vâkıdî yalancıdır, demişlerdir.
"Asr-ı Saâdet" müellifine göre: :- Siyret fenni, hadîs fenninden
ayrılır. Siyretteki rivayetler, "Sıhâh-ı Sitte" denilen altı hadîs kitabındaki
hadîsleı gibi, dikkatle muhakeme ve tenkid olunmamıştır. Siyer kitapları, hadîs
kitapları derecesinde muteber sayılamaz. Kıymetli bir muhaddis oian Hâfız
Zeynüddîn Irâki (80511402), manzûm Siyret-i Nebeviyye mukaddimesinde şu sözleri
söyler: - Siyret kitapları, sahih ve gayr-i sahih rivayetleri toplamıştır, İlim
isteyenler, bunu bilmelidir."
Prof. İsmâil Hakkı İzmirli der ki: - Siyer kitaplarında sahîh, sakîm,
zaif, mürsel, munkati haberler vardır. Fakat, mevzû, yatan haberler yoktur."
(40), İslâm âleminde, siyer ve megâzîden sonra, "Fetihler Tarihi", Tabakal (Terâcim-i
Ahvâ!) kitapları yazıldı. Hicretin üçüncü (Milâdın dokuzuncu) asrı ortalarına
kadar müslümanların tarih eserleri, siyer ve meğâzî ile fütûhât ve tabakat
kitaplarından ibaretti. Bu asırdan sonra, umumi tarih de yazılmaya başlandı.
Müslümanlar, İslâm tarihine ve umumî tarihe aid sayısız, değerli eserler
vermişlerdi. İzmirli'ye göre, İslâm tarihçileri iki sınıftır: Birinci sınıf,
muhaddisler ve fakihler, ikinci sınıf nahivciler ve edipler. itimada lâyık olma
sı bakımından, birinci sınıfın yazdığı tarihler, ikinci sınıfın eserlerine
tercih edilir. Birinci sınıftan "Nakd-i Ricâl" ilmiyle uğraşanların tarihleri
daha mevsuk, daha muteberdir. Meselâ: Zehebî, İbn-i Kesîr tarihleri, İbn-i Esîr,
Ebülfidâ tarihlerine, İbn-i Cevzî tarihi de, Mes'ûdî tarihine tercih
edilmektedir."
İslâm âleminde yazılan eserler, yalnız Arab diliyle yazılmış değildi.
Farsça ve Türkçe tarihler de yazıldı. İki asırdan beri Avrupa tarihçileri de,
İslâm tarihine ve hususiyle Peygamberimizi.n hayatına dair pek çok kitaplar
kaleme almışlardır.
Bu eserler hakkında Hindli Mevlânâ Şiblî-Nu'mânî (1332/1914) şöyle
diyor:
- Avrupalı müverrihlerin bir kısmı, Arapça bilmedikleri için, asli
kaynağı bulamamışlar, başkalarının eserlerinden, tercümelerinden
faydalanmışlardır. Bunların yaptıkları iş, birtakım eksik ve şüpheli malûmata,
kendi düşüncelerine uygun bir şekil vermekten ibaret kalmıştır. Bir kısmı da
Arapça bilgilerine güvenerek, hurafeler uydurmaktan, hakîkatleri tahrif
etmekten, Resûl-i Ekrem'e iftiralarda bulunmaktan çekinmemişlerdi. Avrupa
yazarlarını hatalara düşüren sebepler çoktur. Bunlar, hadîs kitaplarında Resûl-i
Ekrem'in hayatı hakkındaki muteber rivayetleri, zengin hazineleri hiç
tanımıyorlar. Hâdiseleri tahkik, rivayetleri tenkid işinde bunların ölçüleriyle
müslümanların ölçüleri arasında müthiş farklar vardır. Avrupâlılar, rivayetin
itimada lâyık olmasına ehemmiyet vermezler. Onların dikkat ettikleri şey, râvi
tarafından nakledilen vak'anın kendi fikirlerine uygun düşmesidir. İslâm
muharrirleri ve bilhassa muhaddisler, rivayetin görünüş şekline bakmazlar,
rivayet edenin itimada lâyık olup olmadığını araştırırlar." (41).
Eski İstanbul Dârülfünûnu (Üniversitesi) Felsefe Muallimi Şehbenderzâde
Ahmed Hilmi Bey de şu kanaatte bulunmuştur:
- İslâm’ın münkirleri iki sınıfa ayrılır. Birinciler, mevcut dinlerden birine
mensup olanlardır. İkinciler ise, dinleri insan toplulukları için muzır gören
(ifratçı akliyyeci ve maddecilerden başlayarak itidalci filozoflara kadar)
tenkid erbabıdır.
Birinciler, İslâmı kabûl etmemek zorundadır. Böyleleri tahrifsiz eser
yazamazlar. Onlar için, İslâm’a dair yazmak demek, ne yapıp yapıp İslâm’ı
çürütmektir. Bunu, onların mensup bulundukları dinin kaidelerinde aramak
lâzımdır. Bir hıristiyan muharriri, İslâm’a dair bir eser yazacağı zaman,
tedkikten sonra v_ermesi gereken hükmü, tedkikten evvel verir. Hıristiyanlık,
hak din olarak kendinden evvel gelen yahudi dinini tanır. Fakat,
hıristiyanlıktan sonra, o dini hükümden düşmüş görür. Hıristiyan inancına göre,
1sâ dini, mutlak nihâî ve umumî dindir. Hazreti İsâ, insanlığı kurtarmak için
gelen, Âdem şekline girmiş tanrıdır (!). Allah’ın oğludur. Ondan sonra, diğer
bir hak dinin doğması mümkün değildir. Böyle bir itikada bağlanan bir insanın,
Müslümanlığı tarafsız olarak muhakeme edemeyeceği tabiîdir.
Yahudilere göre, hıristiyanlık bir nevi dinden ayrılmadır. İnsaflıları,
müslümanlığın yalnız Araplara mahsus bir din olduğunu kabul ederler. Şu halde,
itikad bakımından bir yahudi de müslümanlığı tarafsız muhakeme edemez.
İkinci sınıf, ifratçı inkârcılar, mutlak olarak dinlerin düşmanlarıdır.
Onlara göre, herhangi din olursa olsun, terakkiye mânidir. Ak1a, fenne
mugayirdir. İnsanlığın çocukluk asırlarının hediyesidir.
Bu davâlarda hakikat var mı? Asla! Şurasını iyi bilmelidir ki, fen ile
dinin mevzuları başka başkadır. Hakikî fenciler din sınırına fenni sokmazlar."
(42)
Prof. M. Şemseddin (Günaltay) da kitabının önsözünde şunları
söylemiştir:
--- İslâm tarihi âlemşumûl bir ehemmiyeti hâiz olduğu içindir ki, şarkta
ve garpta, bu mevzua aid sayılamayacak kadar eserler yazılmıştır. Fakat, şarkta
yazılan kitapların birçoğu usulden mahrum olduğu gibi, garpta te'lif olunan
eserlerin ekserisi de garaz şâibesiyle- malûldür. Şarkta yazılan tarihî eserler,
usulden mahrum olmakla beraber, pek kıymetli birer malûmat ve vesika
hazinesidir. İslâm tarihine dair batıda kaleme alınan eserlerin çoğunda
hıristiyanlık gayreti ve taassubunun âşikâr izlerini görmemek mümkün değildir.
Müsteşriklerden en tarafsız davrananların eserleri bile garazkârlık şâibesinden
kurtulamamıştır. Bunlar, derûnî bir saik ile hiç olmazsa, İslâm’ın büyük
simalarını küçük göstermeğe çalışmış ve bilhassa, Resûi-i Ekrem'in hayat
tarihini tahrif etmek, İslâm’ın büyük halifelerinin, büyük kumandanlarının
hareketlerini garazkârane tasvir eylemek, ulemâ ve mütefekkirlerinin ilmî,
sınâî, fennî mesailerini ehemmiyetsiz göstermek gibi duygulardan kendilerini
alamamışlardır." (43).
Ömer Rıza Doğrul da şu mühim mütâleâda bulunuyor: Müsteşrikler, daha
fazla, garbın İslâm âlemine çullandığı sıralarda zuhur etmişler ve garp
âleminden İslâm âlemine giren istilâ ordularına refakat eden misyonerleri
desteklemek için çeşit çeşit eserler yazmışlar, misyonerlere hız vermek için
İslâm aleyhinde türlü türlü bühtanlarda bulunmuşlardır. Bunlar, garbın maddî
üstünlükle kalmayarak mânevî ve ruhânî üstünlüğü de hâiz olduğunu belirtmek
istemişler ve onun için İslâmiyet hakkında ve Hazreti Peygamber hakkında çeşit
çeşit hezeyanlarda bulunmuşlar, yeni misyonerleri, iddia ettikleri manevî ve
rûhânî faaliyetin mümessili olarak İslâm memleketlerine salmışlardır. İslâmiyet
aleyhinde ve Hazret-i Peygamber Efendimiz aleyhinde uydurulan iftiranın asıl
sebebi, bu istilâ ve tecavüz zihniyetidir..
Bu istilâ ve tecavüz zihniyeti, İslâmiyeti temelinden yıkmak için
uğraşmış, fakat, çok şükür muvaffak olamamıştır. Garbın istilâ ve tecavüz devri
tarihe mal olmağa başladıktan sonra ise, bu durumun değişmeye başladığı göze
çarpmaktadır (44).
Avrupa yazarları arasında tarafsız kalem kullanan, tarihî hakikatleri
ilmî bir şekilde ifade eden edipler ve müellifler yok değildir. Ancak, büyük bir
çoğunluk yanında bunların pek az ve âdeta nadir zatlar olduğu da
unutulmamalıdır.
Ne yazık ki, son zamanlarda, memleketimizde yeni yetişen meslektaşlar
arasında, Avrupa tarihçilerinin garaza dayanan bu sakat fikirlerini doğru
sanarak benimsemiş tarihçilerimizi esefle görmekteyiz. Bunlar; doğunun aslî
kaynaklarını inceleyemedikleri için, büsbütün ihmal etmişler, batılıların yanlış
görüşlü eserlerine saplanarak tarihî hakikatlerden uzaklaşmışlardır. Hele bu
korkunç hatalar, en ziyade okul kitaplarındâ müşahede olunmaktadır.
Kitabımız, çok mühim bir boşluğu doldurmak dâvasında değildir. Yalnız,
yarım asırlık meslekî salâhiyete dayanarak piyasadaki, İslâm inancını sarsacak
bir mahiyet taşıyan bu gibi eserlerin tarihî kusurlarına işaret edebilmek
maksadıyla, ortaya çıkmış bulunmaktadır. Muvaffakiyet Allah’tandır. .